6 Haziran 2012 Çarşamba

Sahafsız Semtler

Türkiye’de siyasi eğilimlerin uyguladığı konut politikalarıyla iktidar ilişkisi üzerinde doğrudan bir bağlantı var. Olayı ekonomistlerin karmaşık ifadelerinden çıkarıp anlamaya çalışıyoruz.

Türkiye hızla şehirleşiyor.

Milyonlarca insan ya göç ya da kentsel dönüşüm sebebiyle konut edinmek zorunda.

İlişkiyi doğru yürüten zaferi kazanır.

Bu durumu yakın geçmişte yönetenlere ve projelerine bakıyoruz. Birincisi CHP geleneği… Kooperatif ihtiyaç sahiplerinin kendi kurup yönettiği bir yöntem.

Kooperatif anlayışı, sol çizgiye oldukça uygun, paylaşımcı bir içerik taşıyor. Bu yaklaşımın Ankara’da Kent-Koop ve İstanbul’da Konutbirlik sol adına yürüttü. Ankara’daki Batıkent bir bakıma kooperatifler eliyle ortaya çıkarıldı. Sol sendika ağaları, bu yöntemle önce kooperatif yöneticisi, sonra spekülatör işadamı oldular.

29 Mayıs 2012 Salı

PKK'yı kim kurdu polemiği

Türk siyasetinin bitmez tükenmez tartışmalarından biri ‘PKK’yı kim kurdu’ polemiğidir. Bildiğimiz genel bilgi, PKK’nın Ankara Tuzluçayır’da kurulduğudur. Ama Abdülmelik Fırat ve Avni Özgürel şahitliğinde bir başka iddia, örgütün ‘derin devlet’ ve hususen MİT tarafından kurulduğu iddiasıdır.  Bu iddiaya göre Abdülmelik Fırat ve Avni Özgürel, Abdullah Öcalan’ı istihbarat oluşumu olan  Türk Fikir Ajansı’nda bizzat görmüşlerdir.

PKK’yı devlet kurduğu iddiası için elimizde Abdülmelik Fırat ve Avni Özgürel şahitliğinden başka veri yok. Bir de Öcalan’ın eşi Kesire Öcalan’ın babası ve Pilot Necati polemiği vardır ki, Abdullah Öcalan bunu söyleşilerinde sürekli olarak anlatır. Bu konuda yeni bir kitap da yayınlandı: ‘PKK’nın Mitolojik Tarihi’… Meraklısı bu kitaba bakabilir.

PKK’yı derin devlet kurdu’ iddiası üzerinden siyaset yapan Kürt siyasetçilerinden KDP Eski Genel Başkanı Şerafettin Elçi, Rızgarici İbrahim Güçlü ve TDKP’nin şair başkanı Kemal Burkay da aslında PKK’dan farklı şeyler söylemiyor.

Ben PKK’yı kimin kurduğu sorusunda asıl kritik görüşmenin Abdullah Öcalan-Ziya Şerefhanoğlu görüşmesi olduğuna inanırım. Şerefhanoğlu, o zamanlar Bağımsız Bitlis senatörüdür. 1970’lerde Öcalan’la bir görüşme yapar. Asıl araştırılması gereken konu budur. Çünkü Şerefhanoğlu sıradan birisi değildir, Şerefname yazarı Bitlis emiri Şeref Han’ın torunudur. Şerefhanoğlu 1970’ler sürecinde Kürt hareketi içindeki lider adaylarından biridir. Öcalan gibi sıradan bir üniversite öğrencisiyle ne konuşur bir senatör bunu hep merak ederim.

22 Mayıs 2012 Salı

Türk Sağı'ndaki 4 eğilim

Geçtiğimiz aylarda Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi’nin kongresi yapıldı. Ben de kongrede bulunanlardan biriydim. Kongre sırasında konuşmak için söz alanlar oldu. Bunlardan biri de Mustafa Miyasoğlu idi. Miyasoğlu söz alınca, bir grup yazarın yüzünü buruşturduğunu gördüm. O gün bugündür bu, buruşuk yüzler aklımdan çıkmıyor. Bu yazının müsebbibi onlardır!

Mustafa Miyasoğlu, Türk Edebiyatının üretken yazarlarından biri... Edebiyatın hemen her sahasında kalem oynatması ve bu sahalarda kalıcı eserler üretmesi, onun edebiyatımızın kalıcı isimlerinden biri haline gelmesini sağlamıştır.

Önce sağ edebiyatta temayüller

Benim Mustafa Miyasoğlu’nda kendi payıma aldığım akıl akçeleri ise onun eserlerini ortaya çıkaran bakış açısı ve kazanımların bir sonucudur. Meseleyi şöyle açabiliriz... Türk Sağı, kültür ve sanat dünyasında dört eğilimle kendini gösterir. Bu eğilimleri Milliyetçi Edebiyat, İslamcı Entelektüel 

16 Mayıs 2012 Çarşamba

Muhteşem ikili Nazlı Ilıcak ve Merve Kavakçı

Türk siyasi hayatında yaptığım gözlemler bana bazı şeyler öğretmiştir… Eğer Nazlı Ilıcak ve Hasan Celal Güzel gibi iki destekçiniz varsa, başka köstekçi aramanıza gerek yoktur. Hasan Celal Güzel bahsini bir başka bahara bırakarak, bugün Nazlı Ilıcak ekseninde siyaset yapacağım.

Siyaset sorunları çözme zeminidir… Siyasetçi de siyaset oyununun, ana aktörü, oyun kurucusudur. Siyaset ve akıl Arapça iki kelime. Türkçeye o kadar yerleşmiş ki, onları artık Türkçe idrak ediyoruz.
Siyaset kelimesinin etimolojisine baktığımızda seyislikten yani at bakıcılığı ve eğiticiliğinden anlamını aldığını öğreniyoruz. Akıl kelimesinin hikayesine bakınca, aklın da develerin ‘sınırlı özerklik’ini sağlayan ve iki ayağa vurulan prangadan geldiğini görüyoruz. (Deve hikayeleri konusunda en jokeri, emekli deve hikayesidir. Ama ben bu hikayeyi burada anlatarak kıymetli vakitlerinizi alacak değilim.)

Deveden at konusuna geçiyorum. Her ne kadar Leonardo, at insan ile hayvan arasında bir başka kategoriden bir varlık dese de atın da neticede bir ‘hayvan’ olduğunu kabul etmek zorundayız.  

8 Mayıs 2012 Salı

Fikirsiz burjuvazi ötekileşir

Bu yazıda uçmaya karar verdim. İçimden bir ses eğer uçmazsam, sütun yetmezliğinden yazılarıma son verileceğini söylüyor. Bu yüzden sadece nalına mıhına değil, gözüne gözüne yazmaya karar verdim.

Hem uçmadıktan sonra yazmanın ne anlamı var. Maaşlı, memur yazıcılardır uçmayanlar… Benim gibi tek işi yazmak olan işsiz yazıcılar uçmak zorundadır… Yazını, müşterilerine sevdirmek zorundasın. Yazdıklarını sevdirmezsen geçinemezsin, para kazanamazsın…

Bu yazıyı okuyacaksanız, siz de uçacaksınız…

Evet uçuş başlıyor. Emniyet kemerlerinizi takın. Paraşütler koltuğumuzun altında.

Kafadan giriyorum damar konuya…

Türk sağının en temel yanlışlarından biri, dünya görüşü mensubiyetini, hayati bir tercih değil, geçici bir pazarlama stratejisi olarak görmesidir. Yani dünya görüşü, kendimiz olma bilgisinin bir sonucu değildir de kuruluş ve yükselme döneminde bir strateji hatta pazarlama stratejisidir.  Dünya görüşü mensubiyeti, Türk burjuvazisi için zirve dönemlerinde tasfiyesi gereken bir yüktür!

1 Mayıs 2012 Salı

Yerli malı değil, yerli marka ideali

Bizde gavur malı, gavur markası daima cazip olmuştur! Gavur inadına değerlerimize sövmedikçe, biz, balık hafızamızla kendimiz olmayı bırakır, gavur karşısında nesneleşiriz.

Ama gavur, inadına gavurdur! Onların katliamları, soykırım suçlamaları ve ambargoları bazen bizi uyandırır gibi olur.

Biz de kafamız bozulunca, onların mallarını boykot edip, yerli malıcı oluruz.

Osmanlı döneminde de biz böyleydik. Rüzgara göre yelken açardık. Yine bir Batı saldırısı sonrasında yerli malı kullanmaya karar vermiştik.

Eminönü’de ‘Yerli Mallar Pazarı’nı kurduk. ‘Yerli Mallar Pazarı’nda Hereke, Feshane ve Merinos gibi yerli kumaşlardan takım elbise dikmeye başladık.

24 Nisan 2012 Salı

'Oynama jıkıdım jıkıdım'

Köşe yazarlığı enteresan bir şey, bazen insan bir konuya takılıyor. İlla ki o konuyu yazmalıyım diye. Ama yazmakta zorlandığınız konuyla boğuşurken, volelik paslar geliyor insanın ayağına. Geçtiğimiz hafta Şehir Tiyatrosu oyuncuları Kadir Topbaş’a kazan kaldırınca, “işte vole bu” dedim. Buradan gol çıkar…

Önce çuvaldızı kendimize yani sağa batıralım. Aşağıdaki satırlarda sol tiyatro klanına da gereken ilgiyi göstereceğiz inşaallah!

İlk badanada evdeki bütün kitapları kapıcıya veren, kültür merkezlerini düğün salonuna çeviren, kültür yerine alışveriş merkezlerinin peşinde koşan bir toplulukla iç içeyiz. Fictiv olan, aşkın olan ne varsa kaçan, adeta betona perestij eden, sürekli kendi kalesine gol atan, tüketen ve tükenen bir sağ var karşımızda.

Her hayat alanında sıfırdan yeni bir retorik kurmaya çalışılmaz. Yeni bir retorik, yeni bir hukuk demektir. Sıfırdan dünya görüşü, yönetim anlayışı oluşturulmaz. Yönetim anlayışı teamüllerle yürür. Görünen hukuk kalırsan ‘beyaz çorap, yeşil don’ muhabbetine takılan askerlere dönersiniz.
Ne muhafazakar ne liberal, rüzgara göre yelken vaziyetleri.

17 Nisan 2012 Salı

Biz kimiz, onlar kim?

Bu yazının isim babası Osman Bostan’dır. Kamuoyu onu Mehmet Ağar’ın danışmanı olarak tanır. Ama o, bu tür danışmanlıkların ötesinde daima aklıselimin temsilcisi olan bir siyaset bilimcidir. Geçen gün Cağaloğlu’nda tevafuken karşılaştık. Erol Cihangir’in Turan dergisinin yazıhanesinde vatanı kurtardık. Osman Bostan; benim Kürkçülük meselesinde taraf olmama şaşırarak, ‘biz kimiz, onlar kim?’ dedi. Bu yazının başlığı böyle doğdu. 

Nevin Halıcı’dan Orta Asya’ya, Turan’a

Turan dergisinin yazıhanesindeyiz ya, Turan’dan girelim konuya… Nevin Halıcı’nın Zaman gazetesindeki yemek yazılarını okuyorum. Onun Selçuklu Mutfağı ile ilgili araştırmaları kitaplaştı. Zaman’daki ilginç yazılarından biri Orta Asya mutfağı, diğeri Ankara mutfağı ile ilgiliydi. Tabii ki kestim arşivledim bu yazıları…

10 Nisan 2012 Salı

Halide Edip'ten BDP'ye bir nostalji denemesi

Bu hipotezin müsebbibi şu laflar… İran uzmanı arkadaşım anlatıyor: Rafzancani toprak ağası fıstık tüccarlarının, Ali Hamaney Tahran Kapalıçarşısı’ndaki tefecilerin, Ahmedinejad yeni palazlanan müteahhit sınıfının temsilcisidir. Rafzancani’nin geri çekilmesi feodalitenin geri çekilmesidir. Ahmedinejad yeni sınıfın adamıdır. İran burjuvazisi buradan doğuyor. Onun için iddia sahibi Ahmedinejad. Ben konuyu ağzı açık dinliyorum.

Yine aklım karışıyor, kafam sepet gibi.

Derken kafamda bir şimşek çakıyor. Bedirhanlar’dan Eski BDP Milletvekili Nuri Yaman’a bir çizgi çiziyorum. Onları birbirine bağlamaya çalışıyorum.

Benim asıl anlamak istediğim, DTP’den BDP’ye geçerken ‘Nuri Abi Formülü’yle öne çıkarılan Nuri Yaman nasıl ıskartaya çıkarıldı. Ve elenmesinin ardından nasıl kahrından öldü, onu anlatmaya çalışıyorum.

İkrar ediyoruz, bu yazıda üç anahtar kişimiz var: Ali Şamil Paşa, Halide Edip, BDP Milletvekili Nuri Yaman

Yazıyı bu kişiler üzerinden bitireceğiz.

Önce çok bilinen Halide Edip’ten başlıyorum. Bilinenden bilinmeyene gitmek istiyorum.

Halide Edip’in babası Mehmet Edip Bey

Romancımız Halide Edip, 1882 yılında Mehmet Edip Bey’in kızı olarak Beşiktaş’ta Mor Salkımlı Ev’de doğdu. Mor Sarkımlı Ev, Halide Edip romanlarından biri olarak sonra karşımıza çıkacaktır. Mehmet Edip Bey’in sabetaycı olduğu ileri sürülmüşse de son araştırmalar bunun yanlış olduğunu, Mehmet Edip Bey’in aslen yahudiyken hidayete erip müslüman olduğu yönündedir. (Nedense ben bu hidayet hikayelerine hep şüpheyle yaklaşırım!)

Halide Edip’in annesi Bedrifem Hanım

Halide Edip’in annesi Bedrifem Hanım, veremden ölmüştür. Halide Edip, annesini çok az hatırlamaktadır. Küçük Halide’nin annesinin ilk evliliğinden olan Mahmure ablası onun çocukluk yıllarındaki en büyük arkadaşıdır.

Bedrifem Hanım’ın birinci eşi Bedirhanlar’dan Ali Şamil Paşa

Ali Şamil Paşa’nın İstanbul’da evlendiği Bedrifem Hanım’dan Mahmure adında bir kızı olur.  Ali Şamil’den ayrıldıktan sonra Bedrifem Hanım, Mehmet Edip Bey’le evlenir. Bu ikinci evlilikten Halide Edip doğar.

Halide Edip, ‘Mor Salkımlı Ev’de babadan ayrı anneden bir kardeşi Mahmure’den uzun uzadıya söz eder. Kitapta kardeşi Mahmure’nin babası Ali Şamil Paşa’dan da bahseder. Okuma yazması olmayan ve imzasını dahi atamayan Ali Şamil Paşa, atanmış, çakma bir Bedirhan paşasıdır.

Ali Şamil Paşa, İstanbul Şehremini Rıdvan Paşa’yı öldürtür

1906 yılında korgeneral rütbesiyle ‘Üsküdar Ciheti Kumandan Muavini’ olan Ali Şamil Paşa, aynı yıl İstanbul Şehremini Rıdvan Paşa’yı  öldürtür. Ve sürgün edilir.

Halide Edip, Ali Şamil Paşa’nın “Bir nevi irsi derebeylik gururu ile başını belaya” soktuğundan söz eder. ‘Zavallı Ali Şamil Paşa’ diyerek uzun uzun onu savunur. Malum Halide Edip’in annesi Bedrifem Hanım, Ali Şamil Paşa’nın eski eşidir. Ali Şamil Paşa’nın Bedrifem Hanım’dan Mahmure adında bir kızı olduğunu yukarda söyledik. Mahmure ve Halide Edip kardeştirler. Yani Ali Şamil Paşa, Halide Edip’in üvey babasıdır.

Halide Edip ‘Mor Salkımlı Ev’ adlı kitabında, Ali Şamil Paşa ile ilgili gözlemlerini yazar. Ali Şamil Paşa ile Halide Edip’in ilişkileri son derece iyidir. Ayrıca Ali Şamil ile Halide Edip’in babası dostturlar. Ali Şamil Paşa’nın kızı Mahmure’yi Mehmet Edip Bey kendi kızı gibi büyütmüştür.

Halide Edip, Mekke’den dönüşünde kızı Mahmure’yi yanına alan Paşa’nın konağındaki günleri sevgiyle anar. Halide Edip, Paşa’yı anlatır: “Oğullarını Kürt kıyafetine sokar. Mahmure Abla bir Kürt havası çalar. Paşa başta bir Kürt oyunu oynarlarken bir taraftan ıslıkla havayı tekrar eder. Aynı zamanda da benim elimden yakalayarak oynayanların arasına alırdı. Hepimiz bir ağızdan el ele sallanarak ‘Hey Zeyno Zeyno’yu’ söyleyerek, tavandaki avizeleri zangırdatarak, tepinerek döne döne sıçrar dururduk.”

Diğer yandan Ali Şamil Paşa’nın kızı Mahmure Hanım’a, ülkeyi terk ederken Bedirhanlar’dan biri, “Sen de bizimle gel, Kürdistan’ın kraliçesi olursun” der. Mahmure Hanım, büyük bir kızgınlıkla “Ben bu bayrağın altında doğmuş bir Türk kadınıyım. Burada yaşadım, burada öleceğim” der.
Zeyno türküsünden Zeynep Yaman’a

Zeyno türküsü deyince aklıma Zeynep Yaman geliyor. BDP Muş Eski Milletvekili Nuri Yaman’ın annesi. Nuri Yaman’ın annesini Zeynep Yaman, Halide Edip’in evlatlığıdır.

Nuri Yaman, annesinin öyküsünü elindeki fotoğraflarla NTV’ye anlatır. Zeynep Yaman’ın öyküsü, Rus işgalinin ardından yetim kalmasıyla başlıyor. Rus ordularının işgalinin ardından bir sürü çocuk annesiz babasız kalır. Kazım Karabekir, bu küçük çocukları toplar ve vapurlarla İstanbul’a gönderir. (Bu arada unutmadan söyleyelim… Rus işgalinde işgalcilerin bölge komutanı Bedirhanlar’dan Kamil Bedirhan’dır.)

İstanbul Heybeliada’daki yetimler okulundaki yılların ardından bu kez İstanbul işgal edilir. Ve Zeynep Yaman ile Halide Edip’in yolları bu sırada kesişir. Halide Edip, Zeynep Yaman’ı evlatlık edinir.

Nuri Yaman anlatır: “Halide Edip soruyor ‘Senin ismi ne?’ diye. Annem benim ismim ‘Zino’dur’ diyor. ‘Hayır’ diyor Halide Edip, senin adın ‘Zeyno’dur diyor. Adı Zeynep olarak kayıtlara geçiyor.

“Annem, Mustafa Kemal ve diğer komutanlardan sık sık Halide Edip’in evine geldiğini, onları gördüğünü, sonradan bu gelen kişilerin Kurtuluş Savaşı komutanları olduğunu” söyler.

Zeyno’nun Oğlu Nuri Yaman

Nuri Yaman’ın annesi 20 yaşındayken Halide Edip’in isteğiyle evlenir. Ancak 6 yıl sonra eşini kaybeder. Bunun üzerine Zeynep Hanım yıllar önce ayrıldığı akrabalarıyla ilişkiye geçer. Malazgirt’te babasından kalan geniş araziler bölünmesin diye bu kez amcasının oğlu Yusuf’la yani Nuri Yaman’ın babasıyla evlendirilir. Üstelik ikinci eş olarak...

Zeynep Yaman, Nuri Yaman’ın babasıyla evli kalsa da çocuklarını ayrı bir evde büyütür. Komşularıyla birlikte ailesinin başında bir hanımağa gibi köylüleri yönetir. Nuri Yaman, geriye kalan bir kaç fotoğrafı gösterirken Halide Edip’in ‘Zeyno’nun Oğlu’ kitabına da ismini veren annesiyle gurur duyduğunu söyler: “Annem benimle İngilizce konuşurdu, İstanbul türkülerini söylerdi ve İstanbul’u anlata anlata bitiremezdi...”

Hatime

İran’da kim kimdir önermesini, Kürt hareketine taşıyorum. Nuri Yaman kimin temsilcisi? Niçin tasfiye oldu? Niçin kahrından öldü. Bunu anlamaya çalışıyorum.

Ahmet Türk Kürt feodalitesinin temsilcisi. Bir dönem sonra Rafsancani gibi o da tasfiye olacak. Demirtaş, Kürtçü belediye müteahhitlerinin temsilcisi. Her dönemin milletvekili Sırrı Sakık kimin temsilcisi?

Hakkari Belediye başkanı Bedirhanoğlu’nun Bedirhanlar’la alakası var mı? Bedirhanoğlu nasıl tasfiye edilecek?

BDP’ye geçici başkanlık yapan Hamit Geylani kimin torunu, neyin temsilcisi?  Geylani niçin tasfiye edildi?

Sonra Ermeni diasporasının Kürt milletvekilliği listesindeki etkisini anlamaya çalışıyorum. Kafamda bir ağırlık, bir sepet!

Sonra ‘boş ver bu işleri, devlet su işleri’ diyorum. Hemen bir Türk dizisi bulup, televizyon seyredip uyumak istiyorum. Kafamdaki sepeti ancak bir Türk dizisi temizler.

biyografi.net@gmail.com

4 Nisan 2012 Çarşamba

Ölülerine saygısı olmayan seçkinler

Geçtiğimiz yıllardan bir haber… Bir köye baraj yapılacak. Köy sular altında kalıyor. Devlet, köylülere yeni bir arazi veriyor. Oraya ev yapıyorlar. Köylüler, eski köyden yeni köye bir şeyler taşıyor. En son geçmişlerinin mezarlarını taşıyorlar yeni köye.

Eğer öne çıkarılsa, bir çok okumuşa komik gelecek bir haber.

Anlaşılan köye Kabe Towers pazarlamacısı din adamları uğramamış ki, onlar mezarlarını kurtarabilmişler baraj sularından. Kurtardıkları sadece mezarlar ve dedelerinin, ninelerinin kemikleri değil, topyekun geçmişti. Geçmiş, geleceği inşanın temel dayanağı idi.

İyi ki köylüler, dindar ve dinsiz okumuşlarını dinlemeyip mezarlarını kurtarmışlar.

21 Mart 2012 Çarşamba

Fatmagül'ün Suçu Ne?

İnsan köşe yazarı olunca bir başka oluyor… Dur durak dinlemeden haber dinliyorum. Haberlerin ardındaki gündemi yakalamaya çalışıyorum. Fakat her seçim tahminimde olduğu gibi, gizli gündemi yakalama konusunda da piyade kalıyorum. Haberleri dinlerken başladığım erken yorumlarda hep tekzip ediliyorum. Anlıyorum ki, benim burnum iyi koku almıyor. Ama haber peşinde koşarken kafam yine sepet gibi oluyor. Kafam sepet gibi olunca imdadıma diziler yetişiyor. Daha önceki bir yazımın başlığında söylediğim gibi, ‘Her gün bir dizim var.’

Bugün seyrettiğim dizi filmin adı, ‘Fatmagül’ün Suçu Ne?’ Aslında daha önce çekilen bir filmdi bu. Tutan filmleri ve romanları dizi yapma modası gereğince o da dizileşti. ‘Her gün bir dizim var’ prensibi gereğince, haftanın bir akşamını Fatmagül’ün Suçu Ne? dizisine ayırıyorum.

Diziyi seyretmeye başlıyorum. Diziden önce uzun uzun özetler olunca seyrettiğim görüntüler yeni mi eski mi karıştırıyorum. Fatmagül rolündeki Beren Saat ikide  bir ağlıyor. Kerim dayılanıyor, avukat abi seri kanlılığını korumaya çalışıyor. Ben diziyi seyretmeyi bırakıyorum. Dizinin senaryo yazarı Vedat Türkali’yi düşünmeye başlıyorum… Türkali eski bir TKP’li. Şimdilerde PKK’ya meşruiyet kazandırma çabası içindeki platformlarda yer alıyor. Emin Karaca muhteşem bir işçilikle sıkı bir iş çıkarmış, Vedat Türkali Ansiklopedisi’ni yazmış. Türkali’nin asıl adı Abdülkadir Pirhasan. Pirhasan, soyadı alevi kökeni ifade ediyor.  Dine inanmadığını da her fırsatta açıklayan bir kişilik.